1 Aralık 2013 Pazar

“Bir fırtına tuttu bizi” Selanik’e savurdu


Meriç Nehri’nin sakinliğine dalmış izlerken, Mehmet ile Yorgo’nun beraber görev yaptığı “0” noktasından geçtiğimi fark ettim.

Nedendir bilinmez, Yunan askerleri Türk askerlerine göre pasaport kontrolü yaparlarken çok daha yavaş hareket ediyorlar. Aslında bu durum sadece Yunanistan’da değil, İtalya Fransa gibi, diğer bazı Avrupa ülkelerinde de böyle. Bu yüzden, her ne kadar Yunanistan topraklarına giriş yaptım diye düşünseniz de, aniden duraksıyor ve 2 saati geçen kontrol çilesini yarım saat arayla tekrar yaşıyorsunuz.

Ve tekrar…

Bu kadar kontrollü olmalarının sebebini, daha vize alma işlemlerinde, daha önce gittiğim ülkelerin istemediği belgeleri istediklerinde düşünmeye başlamıştım. Nihayet sebebini öğrendiğimde şaşırmadım. Meğer Türkiye’den Avrupa’ya ilk çıkış kapısı olduğu için Yunanistan  böyle sıkı yöntemlere gitmiş.

Saatler süren sessiz bekleyiş yerini bir yolcunun endişeli sesiyle bozuldu. Yunan askeri, otobüsten bir kişinin ülkeye girmesine izin vermiyordu. Sebebi ise tur şirketinin dikkatsizliğiydi. Yolcunun vize başlangıcı birkaç gün sonraydı. Uzun uğraşlardan sonra uzlaşma sağlanamadı ve yolcu inmek zorunda kaldı. Onunla birlikte arkadaşı da yalnız bırakmak istemeyip indi sınır kapısında. Sessiz, karanlık, sadece tırların olduğu bomboş bir alanda sabahın dördünde iki kadın…

Rehber bir saat sonra Yunanistan’dan dönecek olan bir otobüsün onları alacağını söyledi. Pasaportları defalarca kontrol eden rehber… Peki ya o saate kadar ne yapacaklardı?
Bu şoku bir süre atlatamadım. Altı saatini otobüste geçirip sınırda o saatte inmek zorunda olmak çok sinir bozucu olsa gerek…

Gözlerimi açtığımda uçsuz bucaksız Volvi Gölü’ne bakakaldım. Bizdeki Sapanca’ya benziyor ama dikkatimi ağaçların arasına tek tek yerleştirilmiş iki katlı evler çekti. Göl öylesine dingin ki, evler onu izlemek için huzurla ağaçların arasındaki yerlerini almışlar.

Ve Selanik görünür…

Atatürk’ün doğduğu,
kuruluşu Roma İmparatorluğu’ndan da eskiye dayanan
tarihi büyülü kendisi yorgun,
ismini Büyük İskender’in kardeşinden alan şehir,
Thessaloniki…

Şehir merkezine girdiğinizde az önce gördüğünüz dingin manzara birden gözünüzün önünden siliniyor ve İstanbul’un o karışık binalarından pek de farkı kalmıyor. Ancak tek bir farkı var ki, sokaklarda İstanbul kadar insan ve araç göremiyorsunuz.

Şehre girdiğimde ilk ilgimi çeken yer Aya Dimitrus Kilisesi oldu. Hristiyan olduğu için Dimitri adında bir aziz, Hristiyan olmayan Romalılar tarafından öldürülüyor. Bu kişi adına 403 yılında Aya Dimitri Kilisesi yapılıyor. Geçmişte yanan ve sadece temeli kalan kilise yeniden inşa edilmiş. Kilise, Osmanlı döneminde cami imiş. Aya Dimitrus, Selanikliler tarafından şehrin “koruyucu meleği” olarak konumlandırılmış.

Aya Dimitri’ye girer girmez değişik bir koku hissettim. Tütsü desen değil, sabun desen değil. Daha önce tanımlamadığım bir koku…

Bu koku eşliğinde önlere doğru yürüdüğümde muazzam bir manzara karşıladı beni. Selanik’in sıkıcı sokaklarından geçip buraya girmek adeta uyandırdı duygularımı. İnsanlar İsa’nın olduğu tabloyu öpüp, dua edip, ağlıyordu. O kadar içten ve tutkuyla yapılan bir hareketti ki bu, onları dakikalarca hareketsiz seyretmeme neden oldu.

Biraz daha ilerlediğimde bazı din adamlarının insanlara bir şeyler yedirip dua ettiklerini, bazılarının ise ilahi okuduğunu farkettim. Ayinden ayrılanlar ise kilisenin koyduğu değişik tatta ekmekleri yüzlerine sürüp öpüyorlardı.

1912’lerden sonra, Osmanlı’nın elinden alındıktan sonra, hızla helenleştirilen şehirde Ortodoks yapı hakim. Helenizm, Grek kültürünü doğu kültürüne yayma çabasıdır. Yani Türkleştirilen Yunanistan, hızlıca eski kültürüne döndürülmüş. 1912’de Yunan Krallığı’na bağlanan ve Osmanlı geçmişini bir an önce unutmaya çalışan Selanik’de, Osmanlılar tarafından inşa edilmiş, senelerdir Ege Denizi’nin maviliğini izleyen tek bir yapı kalmış.  Günümüze kadar gelmiş tek ayakta kalmış yapı ve Selanik’in simgesi olan Beyaz Kule…

Beyaz Kule, Kanuni zamanında yapılıyor. Ancak Yunanlılar tarafından  alındıktan sonra şehri vaftiz etmek ve Osmanlı’dan arındırmak için bu kale dahil her yer beyaza boyanıyor. Böylece ismi Beyaz Kule olarak kalıyor. Kulenin şimdiki duvarları beyaz değil, günümüze kalmamış. Vaftizden kalan tek miras ismi olmuş.

Biraz ilerden yukarıya doğru çıktığınızda Bizans döneminde yapılmış Yedikule Surları karşılıyor sizi. Sur içinde bizde de olduğu gibi çarşı alanı var. Çarşıda simitçi, aktar, kağıtçı, hediyelik eşya dükkanları ve tüm şehirde olduğu gibi çok sayıda pastane ve börekçi mevcut.

Surları geçip Selanik Kalesi’ne girdim. Burada kalenin içini büyük merdivenleri çıkarak gezebilir ve Selanik’i panoramik izleyebilirsiniz. Kale içindeki özellikle hediyelik eşya dükkanları diğer Avrupa ülkelerine göre epey ucuz. Diğer ülkelerde 10 Euro’ya aldığınız  magnetler burada 1 Euro.

Aristotales Meydanı’na doğru giderken, Yunan krizinde büyük rol oynamış Tripeza Bankası’nın önünden geçtim. Yunanistan’daki söylenen kriz insanların haklarını hükümetten alamadıkları için yaşanan bir kriz. İnsanlar Türkiye’deki gibi açlıkla savaşmıyorlar. Buradaki emekli maaşlar yüksek ve insan hakları oldukça gelişmiş. Şimdiki hükümet, bu hakları ve maaşları azaltmaya çalıştığı için halk ve hükümet çatışma içerisinde.
Bina çok ihtişamlı ve devasa yapılmış diye düşünürken önüme bir araba galerisi çıktı. Lüks arabaların 3000 Euro civarındaki fiyatları görenleri çok şaşırttı ve düşündürdü. Araba fiyatları böylesine uygunken caddelerde lüks arabaların yer almaması çok şaşırtıcıydı.

Şehirde dolaşırken cadde üstü yada sokak arası farketmez, apartmanların hepsinin geniş balkonlu ve aynı en ile boya sahip olduğunu göreceksiniz. Aristotales Meydanı’nda, M.Ö. yaşamış önemli bir filozof olan Büyük İskender’i eğiten Aristotales’in heykeli mevcut. Bu meydanda daha önce duymadığınız kulakları tırmalayan korkutucu jet seslerini duyabilirsiniz. Bu jet uçaklar akrobasi hareketler yaparak gösteri yapıyorlar, ancak sesi hiç de görüntüsü kadar hoş değil.

Bizde Çırağan Sarayı nasıl büyük bir otelse bu meydanda da Electro Palas Oteli ve binaları çok ünlü. Kanuni tarafından yaptırılan Beyaz Kule de bu meydanda yer alıyor. Bu meydandan Beyaz Kule’ye kadar, kordon boyunca fastfood, balık restoranları yada sadece içecek olan restoranları var. Frappe buranın geleneksel içeceği ve çok yaygın bir şekilde satılıyor.

Bize coğrafi olarak ne kadar yakın olsalar da, burada Türk damak tadına uygun yemek bulmak biraz zor. Bu yüzden eğer Türk damak tadına uygun bir restoran arıyorsanız Aristotales Meydanı’nda kordon boyundaki Mangio’yu deneyebilirsiniz. Fiyatlar uygun, yemekler güzel ancak servis yavaşlığını göze almanız gerekiyor.   
Selanik’in gece hayatı ise oldukça hareketli. Publar hiç boş kalmıyor. Özellikle Aristotales Meydanı’nda, gecenin ilerleyen saatlerinde bol bol insan görebiliyorsunuz.

Selonique...
Salonik…
Bizans, Osmanlı ve Yunanistan’ın en önemli şehirlerinden olan,
Balkanlardaki tüm devletlerin günün birinde bayraklarını dikmek istedikleri,
İstanbul’un kızı İzmir’in ikizi olan şehir.

Tarihinde birçok kültürü barındırmış ve dünyanın sayılı şehirlerinden olan Selanik, geçmişinde yaşadığı büyük depremler ve yangınlar sonucunda tarihi güzelliklerinin çoğunu kaybetmiş. Burada 1950’lerden kalan bir mimari yapı göremezsiniz diyor rehber. Gerçekten de sayılıydı gördüklerim. Tarihindeki hareketlilikten midir bilinmez, sokaklar ruhsuz, yorgun, sakin…

Ancak Selanik için çok fazla mürekkep kullanılmış. Arşivlerinde Selanik üzerine yaklaşık 3350 çalışma var.
Yunanistan’ın Atina’dan sonraki 2. büyük şehrinde 365 bin kişi yaşıyor. Sokaklarda insan görmememe şaşırmamak gerek.

10 Kasım günündeki Atatürk Evi manzarasına değinmemek olmaz…

Atatürk Evi’nin önündeki cadde Yunan polisleri tarafından kapatıldı. Günlerdir sokaklarda göremediğimiz Yunan polisi bugün özel güvenlik önlemleri almıştı Türk Konsolosluğu ve Atatürk Evi’nin önünde.

Saat 9 a geliyor…

Daracık alanda, yüzlerce insanın Atatürk’ün evine girebilmek için parlayan gözlerini görebiliyorsunuz.
Kalabalık var, insanlarda tutku var ama organizasyonda coşku yok. Ses sistemi ve evin bahçesinde konuşma yapanların görüntüsünü veren ekran bahçe kapısının üzerine kurulmuş. Dışardaysanız içeriyi buradan görüyor ve duyuyorsunuz. Ancak o gün kamera daha çok evin dışındakileri çekti.

Saygı duruşu, İstiklal Marşı, misilleme Andımız’dan sonra yapılan “Türkiye laiktir laik kalacak”, “Her yer Taksim her yer direniş”, “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sloganları, balkonunda minik bir Yunan bayrağı bulunan teyzenin, balkonunda oturup toplanmış kalabalığı izlemesine neden oluyor.
Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu’nun konuşmasından sonra artan sloganlara, buranın slogan için uygun bir yer olmadığını düşünenlerin katılmamasıyla son veriliyor. Kısa süren sloganlardan sonra resmi tören de bitiyor. 

Törenden sonra katılan birçok okulun öğrencileri hazırladıkları konuşmaları  sundular. Türkiye’deki törenlerden tek farkı, Yunan polislerinin aldıkları önlemlerle birlikte garip bakışları.
Ve de azınlık olmanın verdiği his… Lütfedilen anma töreni…


Gözbebeği Selanik’ten ayrılırken, çok istemesine rağmen, Yunanlılara geçtikten sonra Selanik’i bir daha hiç göremediği için, sevdiği Selanik türküleri eşliğinde, Atatürk’ü bir kez daha andım…

17 Kasım 2013 Pazar

Türkiye gündemi Atatürk Evi’ne taşındı




 Mehmet ile Yorgo’nun beraber görev yaptığı sınır kapısından giriş yaptık Yunanistan’a. 10 Kasım’ın önemi hissedilmeye başlamıştı otobüste. Binlerce kişi bakanın konuşma yapacağı 10 Kasım törenine doğru yola çıktı. Kuruluşu MÖ 315 yılına dayanan, ismini kurucusu Makedonya Kralı Kassandros’un Makedonya tahtında hak iddia edebilmek için evlendiği, Büyük İskender’in kız kardeşi Thessaloniki’den alan şehre, Selaniki’ye… Selanik’e…
Selanik, 1912’de anlaşmayla Yunan Krallığı’na verilen ve Osmanlı geçmişini bir an önce unutmaya çalışan bir şehir. O kadar ki, Selanik’te Osmanlılar tarafından inşa edilmiş, günümüze kadar gelmiş, tek düzgün kalmış yapı ve Selanik’in simgesi olan Beyaz Kule, Kanuni zamanında yapılıyor. Ancak Yunanlılar tarafından  alındıktan sonra şehri vaftiz etmek ve Osmanlı’dan arındırmak için bu kale dahil her yer beyaza boyanıyor. Böylece ismi Beyaz Kule olarak kalıyor.          


Atatürk Evi ise dışardan bakıldığında hala ilk günkü güzelliğini koruyordu. Aya Dimitriya Mahallesin’de ve Apostolu Pavlu Caddesi üzerinde yer alan Atatürk Evi, Yunan polisleri tarafından caddede trafiğin olmasını engellemek ve gelen geçeni denetlemek adına kapatıldı. Polis, özel güvenlik önlemleri almış, ziyaretçi Türkleri bekliyordu. Bir süre caddeden sadece Türklerin geldiği otobüslerin geçmesine izin verildi. Türkler, biraz sonra  “Her yer Taksim her yer direniş” sloganları atılacak törene doğru gidiyordu.

Daracık alanda, yüzlerce insan Atatürk’ün evine girebilmek için parlayan gözlerle bakarken saat 9 a geliyor…
Ses sistemi  ve evin bahçesinde konuşma yapanların görüntüsünü veren ekran, bahçe kapısının üzerine kurulmuş. Dışarda yani bahçe kapısının dışındaki alandaysanız, içeriyi buradan görüyor ve duyuyorsunuz. Ancak o gün ekran daha çok evin dışındakileri gösterdi.
Türkiye’deki sirenler elbette burada yok. Hafif bir müzik eşliğinde 2 dakika saygı duruşu…

İstiklal Marşı ve misilleme Andımız’dan sonra yapılan, “ Türkiye laiktir laik kalacak”, “Her yer Taksim her yer direniş”, “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sloganları, balkonunda minik bir Yunan bayrağı bulunan teyzenin, balkonunda oturup toplanmış kalabalığı şaşkınlıkla izlemesine neden oluyor. Kadın Türklerdeki gerginliği hissetmişti ve gözünü ayırmadan töreni izliyordu. Onu fark eden ziyaretçilerin yüzlerindeki gülümseme kısa sürdü.
Tam da “Keşke duyduğum şeyler arasında Atatürk’ün sevdiği şarkılar olsa da yapılan şey resmi törenin görev algısından biraz olsun çıksa” diye düşünürken gelen bu sloganlar, Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu’nun konuşmasından sonra arttı. Bakan geldikten sonra insanların yüzlerindeki heyecan birden yerini öfkeye bıraktı. Artık yüzlerde Atatürk’ün Evi’ni görmenin ve onu anmanın mutluluğu yerine hoşnutsuz homurdanmalar vardı.

“Büyük Türk milleti, kendisinin milletimize vasiyet olarak söylediği, muhasır medeniyet seviyesinin üzerindeki yolculuğa, onu daha iyi anlayarak, onun o mücadeleci ruhunu milletle gönül gönüle, omuz omuza yaptığı mücadeleyi, bundan sonra biz de milletimizle birlik ve beraberlik içinde, güçlü Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni oluşturmanın gayreti içinde olacağız” diyordu Müezzinoğlu. Ancak dışardaki insanlar, o konuşurken sesleri daha da yükseldiği için bakanın bu sözlerini anlamamıştı. Anlayanlardan da “eminim öyledir” konuşmaları geliyordu.

İki bini aşkın kişinin olduğu alanda, milletvekilleri, sivil toplum kuruluşları üyeleri ve gazeteciler göze çarpıyordu. Ayrıca çok sayıda insan grup halinde Ata’yı anmak için Yunanistan’ın yolunu tutmuştu. Bu insanlardan kimisi ağlıyor, kimisi slogan başlatmaya çalışıyor, kimisi de onları videoya çekiyordu.
Resmi törenden sonra, katılan birçok okulun öğrencileri hazırladıkları konuşmaları sundular. Türkiye’deki törenlerden tek farkı Yunan polislerinin aldıkları önemler ve Yunan vatandaşlarının şaşkın bakışlarıydı…

Atatürk evi:
Atatürk'ün yaşadığı evi 1932 yılında Yunan Başbakanı  kendisine hediye ediyor, ancak Atatürk buraya hiç dönemiyor. Bu yüzden dışişleri bakanına talimat veriyor ve buranın konsolosluk olmasını istiyor. Öldükten sonra ise müze olarak kullanılmaya başlanıyor.
Mustafa Kemal Atatürk’ün doğduğu ev, Kültür ve Turizm ile Dışişleri Bakanlıkları tarafından restore edildi, çalışmalar 3 yıl sürdü. Ağustos 2013’de Bakan Ömer Çelik tarafından yeniden açıldı. Müzede sadece eşyaların fotoğrafları yer alıyor. Eşyalar ise restorasyon çalışmasından sonra Ankara, Samsun ve İznik'teki müzelere gönderildi. Modern müzeye dönüştürülen Atatürk Evi’ne Marmara Üniversitesi, Yeditepe Üniversitesi ve Fatih Üniversitesi katkıda bulundu.
 Eşyaların imitasyon olduğu, Atatürk’ün onları hiç kullanmadığı söylense de Atatürk Evi’ne giden ziyaretçiler beklediklerini alamadıklarını söylüyorlar.  Gazeteci Stelyo Berberakis de ziyaretçilerin görüşlerini paylaşıyor:
“Tadilattan geçmiş yeni evi ziyaret edenler, ‘Atatürk Müzesi’ yerine, yeni inşa edilmiş kiralık lüks ve boş bir dairenin içinde dolaşır gibi hissediyor kendilerini. Ben Atatürk’ün gerçekten müze niteliği taşıyan eski evinin korunmasını isterdim.”

Evde Murat Taşkın’ın yaptığı Atatürk'ün balmumu heykeli var. Bahçeye girdiğinizde Atatürk doğduğunda babası tarafından dikilen nar ağacını görüyorsunuz. Bu ağaç Atatürk'ten arda kalan tek canlı varlık…

7 Kasım 2013 Perşembe

Kalsiyum "Tadında bırakacak kadar" kullanılmalı

Endokrinoloji uzmanları, kalsiyumu,  vücut için olmazsa olmaz olarak görürken bir yandan da fazlasının kalp krizi ve böbrek taşı gibi ciddi rahatsızlıklara sebep olabileceğini söylüyorlar.

Endokrinoloji doktorları, Prof. Dr. Hüsrev Hatemi, Dr. Volkan Demirhan Yumuk, Uzm. Dr. Zübeyde Yüce ve  Dr. Ülkü Duraksoy ile kalsiyumu vücudumuza en sağlıklı şekilde nasıl alabileceğimizi, ne kadar almamız gerektiğini ve kalsiyum takviyesinin yan etkilerini konuştuk.

Kalsiyumu, kemiklerdeki yapı maddesi, kaslardaki kasılma olaylarının vazgeçilmez yardımcısı, kan pıhtılaşmasında başrol oynayan iyonlardan biri olarak tanımlayan Prof. Dr. Hüsrev Hatemi  kalsiyum eksikliğiyle ilgili, kalsiyum kanda belli bir düzeyin altına inerse sinirlerin uyarılmasının aşırı artacağını, "epilepsi=sara" ya benzeyen kasılmalar ortaya çıkacağını söyledi.

“İnsan organizması sadece kimyasal sentezlerin olup durduğu bir pota olmayıp, en gelişmiş bilgisayarlardan daha kompleks bir etkileşimler ağına da benzediğinden az kalsiyum kadar aşırı kalsiyum da zararlı etkiler yapar” diyen Hatemi, çocuklarda ve yetişkinlerde, hastalık varsa  (raşitizm gibi, çölyak hastalık gibi durumlar) kalsiyum takviyesinin gerekli olduğunu ancak sağlıklı ve güneş görmesi yeterli kişilerde  kullanılmaması gerektiğini söyledi.  Ayrıca Hatemi, “Menopozdan sonra, kadınlarda ve yaşlı erkeklerde osteoporoz varsa yine hekim kontrolü altında doz ayarlanır” dedi.

Hatemi, fazla kalsiyumun kalp krizine neden olduğunu, fakat bu gibi olaylarda kalsiyumun ortada belirmesi, bazen de sebep değil, sonuç olarak (hücre ölümü ile ilişkileri sebebiyle) da karşımıza çıkabileceğini söyledi:
“Kendi oluş sebeplerine bağlı olarak hücre ölümü olayı başlayınca çok önemli bir iyon olan kalsiyum olay mahallinde belirir ve bazen da suçlu sanılır. Kalsiyum tabletleri zehir değildir. Fakat, bazen lüzumsuz oldukları için olumsuz etkilidir. Bütün tedavilerde olduğu gibi hastalık varsa gerektiği kadarı, hastalık yoksa destek için veriyorsak ‘tadında bırakacak kadar’ kullanılmalıdır.”

Fazla kalsiyumun zararlarını konuştuğumuz bir diğer doktor olan, Dr. Volkan Demirhan Yumuk,  2 g üstünde kalsiyum alımının idrar yollarında taş riskini anlamlı derecede arttırdığı söyledi.

Uzm. Dr. Zübeyde Yüce, kalsiyum metabolizması  hastalıkları ve menopoz dışında kalsiyum kullanılmasının sakıncalı olduğunu,  günde 2000 mgr üzerindeki dozlar, dokularda, damar, böbrek ve beyinde hasarlara neden olabileceğini söyledi. Ayrıca D vitamini de kişide düşükse alınan kalsiyum kemiklerde etkisiz olacağını, mutlaka D vitamini ile verilmesi gerektiğini vurguladı: “Menopozdan sonra da kadınların kalsiyum ihtiyacının D vitaminiyle beraber mutlaka dışardan verilerek karşılanması gerekiyor.” 

Dr. Ülkü Duraksoy’a göre, kalsiyum bir mineral, bir eser element olup, vücutta tek başına hareket etmediği için tek başına kalsiyum kullanılması kesinlikle tavsiye edilmemeli.

 Prof. Dr. Hatemi, hastalık söz konusu değilse bir erişkinin günde 600 mg ile 1gram arasında kalsiyumu beslenme yoluyla almasının yeterli olduğunu vurguladı. 
 
50 gram beyaz peynirde, 1bardak sütte ve 200 g yoğurta 270 mg kalsiyum alınacağını, örneğin günde 2 bardak süt içilmesiyle sağlıklı bir kimsenin günlük kalsiyum ihtiyacının yarısını karşılamış olacağını belirten Hatemi, “Ekmekte, yumurtada ve taze meyvelerde , sebze yemeklerinde de süt ürünlerinin 3 veya dörtte biri kadar kalsiyum vardır. Et, pilav ve makarna kalsiyum kaynağı olarak zengin değildir. Bir yumurta ile 40 mg kalsiyum alınabilir” dedi.

 Dr. Ülkü Duraksoy’a göre ise, kalsiyum yeşil yapraklı sebzelerde, marul  gibi salatalarda en sağlıklı şekilde vücuda alınmaktadır ve sütteki kalsiyum yüksek fosforla beraber olup bioyararlanımı vücut açısından yeşil yapraklı sebzeler kadar faydalı değildir:
“Çünkü sebzelerde magnezyumla kalsiyumun birlikteliği daha ön plandadır. Bir tek anne sütünde bu durum değişmektedir. Anne sütünde kalsiyumun yararlanımı en mükemmel şekildedir. Kalsiyum/magnezyum oranı anne sütünde 2/1 dir ve kalsiyum tamamen faydalı bir biçimde kullanılır.”

Duraksoy, kalsiyum takviyelerinde bu 2/1 kalsiyum magnezyum oranı korunduğu müddetçe ve hastanın D vitamin düzeyi ölçümlenerek takviyesi sağlandığı sürece herhangi bir sorun olmadığını söyledi.

Kalsiyumun alınması gereken günlük dozu:
Prof Dr. Hüsrev Hatemi: “Osteoporoz, Hipoparatiroidi, Osteomalasi, Çölyak hastalık gibi durumlar yoksa haftada 2-3 gün ,istenirse kalsiyum tablet alınabilir.(500 mg-1ooo mg arasında)”
Dr. Volkan Demirhan Yumuk: “Günde 1- 1.5 g elemental kalsiyum öngörülen doz.

Uzm. Dr. Zübeyde Yüce: “Kişinin günlük ortalama kalsiyum ihtiyacı 1000_1500 arasındadır.”

29 Ekim 2013 Salı

“Medyanın cinsiyetçi ikiyüzlülüğü”

Toplumsal Cinsiyet ve Medya konularında çalışmaları olan Itır Erhart, Çocuk Çalışmaları Derneği’nden A. Zeynep Kılıç ve İnsan Hakları Hukuku Uygulama ve Araştırma Merkezi'nden Gökçeçiçek Ayata ,bebeğini 9 gün evde bırakan anne ile ilgili çıkan haberlerde, sosyal, psikolojik ve hukuki açıdan ihlaller yapıldığını söylediler.

İstanbul Bilgi Üniversitesi Çocuk Çalışmaları Birimi'nde (ÇOÇA)  projeler danışmanı, araştırmacı ve çocuk hakları eğitmeni olarak çalışan A. Zeynep Kılıç, bebeğini 9 gün evde bırakan anne ile ilgili çıkan birçok haberin medyanın cinsiyetçi ikiyüzlülüğünden kaynaklandığını söyledi.

Olayla ilgili 22Ekim günü bazı gazetelerde çıkan başlıklar şöyle:
Milliyet “Cani annenin ölüm tatili”
Şok “Vicdansız Yaratık”
Vatan “Senin Kalbin Var mı?”
Star “Bebeğini ölüme terk etti tatile gitti”
Posta “Bebeğini aç susuz bırakıp öldürdü”
Sözcü “Kan donduran ifade”
Zaman “Canavar anne 2 aylık bebeğini ölüme terk etti”
Sabah “Tatilde vicdanın hiç mi sızlamadı/ Anne vahşeti”

“Bu ölüme neden olan bir kadın değil de bir erkek olsa böyle bir haberleştirme hali görmeyecektik” diyen Zeynep Kılıç, Türkiye’de erkeklerin kadınları ve çocukları sürekli öldürdüğünü, taciz - tecavüz ettiğini, medyanın da bunları görmezden geldiğini ve meşrulaştırmak için gerekçeler sunduğunu söyledi. Kılıç, “Ölenin ve öldürenin kim olduğu medyanın bakışını doğrudan etkiliyor ve her ikisinden biri kadın olduğunda, fatura neredeyse hep kadına kesiliyor. Bu medyanın cinsiyetçi ikiyüzlülüğü ve bunun her fırsatta açığa çıkarılması gerekiyor” dedi.

Olayla ilgili çıkan haberlerin, medyadaki cinsiyetçi algıyı bir kez daha gösterdiğini söyleyen Kılıç, cinsiyetçi yaklaşımın, Türkiye’deki ana akım medyanın hak temelli bir habercilik anlayışına sahip olmamasından kaynaklandığını belirtti:
“Bu olayda da çocuğunun ölümüne neden olan kadının, bu ihmale neden olan davranışını analiz eden, arkasındaki toplumsal yapıyı ortaya koyan bir haber yapılmadı. Kadın sadece anne olarak tanımlandı ve ‘anneliğin kutsallığı’ miti çerçevesinde bir canavar olarak yaftalandı. Oysa kutsal olan annelik değil yaşam hakkıdır.”

“Medya toplum vicdanını rahatlatmaya çalışıyor”
Kılıç, kadının, ne bebeğin babasından, ne kendi ailesinden, ne çalıştığı okuldan, ne doğumu yaptığı hastaneden herhangi bir destek görmediğini, tam tersine Türkiye'de bekar bir anne olmanın tüm zorluklarıyla kendi başına mücadele ettiğini söyledi:
“ Medya ise bütün bunları görüp açığa çıkarmak yerine kadını "cani, vicdansız, bebek katili, hasta" vb. tanımlayarak sorumluluğu kadına yüklemeye ve güya toplum vicdanını rahatlatmaya çalışıyor.”

“Bu olay olurken sizin uzmanlarınız neredeydi?”
Kılıç, annesi ve babası eğitim ve emniyet teşkilatında çalışan, hastanede doğmuş olan bir çocuğun bu biçimde ölmesinin asla sadece annesinin sorumluluğu olamayacağını, dolayısıyla, eğer tüm bireyler için hak temelli bir habercilik yapılacaksa bu tür olaylarda devletin sorumluluğunun ısrarla hatırlatılması gerektiğini söyledi:
“Hak temelli bir habercilik yapılırken, sadece Aile Sosyal Politikalar ve Milli Eğitim Bakanlarının açıklamaları yayınlanmamalı, bunun yanında,  ‘peki bu olay olurken sizin uzmanlarınız, yöneticileriniz, memurlarınız neredeydi?’ diye sormak gerekir.

“Yaşam hakkı sadece nefes almayı değil, sağlıklı ve mutlu yaşamayı kapsar”
Bu olayda yaşam hakkını kaybeden sadece ölen bebek değil, aynı zamanda annedir diyen Kılıç, yaşam hakkının sadece nefes almayı değil, sağlıklı ve mutlu yaşamayı, bu olanağa sahip olmayı kapsadığı düşüncesinde.

"Bu çocuğun bir de babası yok mu?"
Kılıç, medyanın içinde bulunduğu olumsuz durumun tek tesellisi olarak, bazı gazetelerde ve internet sayfalarında, çoğunluğu kadın yazarlar tarafından yazılan köşe yazılarında bulunan "bu çocuğun bir de babası yok mu?" sorusunu gösteriyor. Kılıç, bunun da yeterli olmadığını, bu olayda devletin de sorumluluğunun altının çizilmesi gerektiğini söyledi.

Kılıç, “Yeni öğrendiğim bir söz var: ‘Her suç topluma sorulmuş bir sorudur’. Bu ve benzeri tüm olaylarda en başta devlet yöneticilerinin ve toplumu biçimlendirme gücü ve sorumluluğu taşıyan medyanın ve ardından hepimizin "bu kötü sonucun ortaya çıkmasında bizim etkimiz, dahlimiz, sorumluluğumuz nedir?" diye sorması gerekiyor” dedi.

İstanbul Bilgi Üniversitesi İnsan Hakları Hukuku Uygulama ve Araştırma Merkezi'nde uzman olarak çalışan Gökçeçiçek Ayata, çıkan haberlerle ilgili, “Olayın şüphelisi anne hakkında çıkan haberlerde kullanılan ‘canavar’, ‘cani’, ‘zalim’ ve benzeri ifadeler, şüphelinin isminin açık şekilde yazılması, yüzü açık şekilde görünen fotoğraflarının kullanılması, mesleğine ve bebeğin doğumu sırasındaki medeni durumuna dair yapılan yorumlar, kullanılan dil... Bunların tümü çok problemli” dedi.

Ayata, basının, olaya ilişkin meslek etiğini çiğneyen tavrının, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti tarafından kınandığını, soruşturmayı yürüten savcılığın da bu konuda bir açıklama yapma ihtiyacı duyduğunu vurguladı.
Gölcük Cumhuriyet Başsavcısı Mehmet Yaman’ın olayla ilgili açıklaması şöyle:
"Şüpheli anne ile ilgili bir linç kampanyası başlatılmış durumda bu beni çok rahatsız etti. Yapılan çok yanlış bir şey. Meslek hayatımda ilk kez basın açıklaması yapıyorum, yapmak zorunda kaldım. Sebebi de tamamen bu linç girişimidir. Biz şüphelilerin de hakkını koruyacak delilleri toplamak zorundayız"

Ayata, şüpheli anne ile ilgili basın tarafından bir linç kampanyası yürütülmesi hakkında şunları söyledi: “ Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nde ‘Bir suç ile itham edilen herkes, suçluluğu yasal olarak sabit oluncaya kadar masum sayılır.’ denilmektedir. Oysa bu olayda masumiyet karinesi basın tarafından açık şekilde ihlal edildi” dedi.

Şüphelinin kadın olmasının, haberlerin yansıtılış biçimine ve kullanılan dile etkisinin asıl dikkat çekilmesi gereken şey olduğunu söyleyen Ayata, “Olayın şüphelisi bir erkek olsaydı haberlerde bu cinsiyetçi dil ve yaklaşımın kullanılmayacağını sanırım hepimiz öngörebiliyoruz” dedi.

Ayata, bunların yanında devletin sorumluluğuna da değinmek gerektiğini belirtti. Ayata, “Türkiye'nin yirmi beş yılı aşkın süredir taraf olduğu Kadına Yönelik Her Türlü Ayrımcılığın Ortadan Kaldırılmasına Dair Birleşmiş Milletler Sözleşmesi (CEDAW,) devletlerin kadınlara yönelik ayrımcılığı ortadan kaldırma zorunluluğunu düzenlemektedir. Sözleşme'de medeni durumlarına bakılmaksızın çocuklarla ilgili konularda ana ve babanın eşit sorumlulukları olduğu belirtilir” dedi.

“Medya, cinsiyetçi dili değiştirme ihtiyacı hissetmiyor hatta cesaretleniyor”
Ayata, kadınların birey olarak değil ailenin parçası olarak kabul edildiği, medeni durumlarının ayrımcı muamelelere temel oluşturduğu, çocuk sayısına dair serbest iradelerinin yok sayıldığı veya sakatlandığı, kadınlara dair kalıplaşmış rollerin yeniden üretildiği, pekiştirildiği, cinsiyetçi ve kadınları aşağılayıcı ifadelerin üst düzey kamu yetkilileri tarafından rahatlıkla dile getirilebildiği bir ülkede yaşadığımızı söyledi : “Bekar ebeveynliğe ilişkin de bir sosyal destek ağı veya politika mevcut değil. Hükümet kadını güçlendirmeye yönelik değil aileyi koruma amaçlı politikalar üretiyor. Hükümetin kadına yönelik politikaları veya politikasızlığı, kadının insan haklarına yönelik ihlallerin devlet eliyle meşrulaştırılması ve artması riskini beraberinde getiriyor. Elbette basın da bundan nasibi alarak yaptığı haberlerdeki cinsiyetçi dili değiştirme ihtiyacı hissetmiyor hatta bu konuda cesaretleniyor.”

İnsan Hakları, Toplumsal Cinsiyet ve Medya konularında çalışmaları olan İstanbul Bilgi Üniversitesi öğretim üyesi Itır Erhart, medyanın bu olayı, kadının doğum sonrası ruh sağlığını düşünerek haber yapması gerektiğini, çıkan haberlerin bu düşünceden çok uzak olduğunu belirtti, doğum sonrası kaçma duygusunu doğum yapan çoğu kadının yaşadığını söyledi.

Itır Erhart, haberlerde cinsiyetçilik yapıldığını, bunu bir babanın yapması durumunda bile yine annenin 
suçlanacağını söyledi:
“Eğer bunu bir baba yapsaydı ‘Erkek anlamaz, ne bilsin’ denilirdi ve yine kadın, çocuğunu babaya bıraktığı için suçlanırdı. Türkiye gibi çocuğun sorumluluğunun annede olduğu ülkelerde çocuk bakmak erkeğin işi değildir diye bakılıyor. Türkiye’de baba olduktan sonra erkeğin sadece bir iki gün için izin alabilmesi, doğum izninin sadece kadına verilmesi buna çok açık bir örnek.”

Medyanın, annenin bebeğini tek başına büyütmesine yargılayıcı bir tavırla yaklaştığını söyleyen Erhart, “Medyanın gözünde aile değilsen anne de değilsin” dedi. Erhart, tek başına çocuk büyütmek isteyen bir kadının, anne-babası ya da kocasının olma zorunluluğu olmadığını söyledi: “Tek başına anne olan bir bireyin Türkiye’de hakları yok hatta o kişinin anneliği bile medya tarafından sorgulanıyor ve yargılanıyor.”
Erhart, bu olayla ilgili çıkan başlıkların insan haklarından uzak olduğunu, devletin ve medyanın bu anneye ve haklarına sahip çıkması gerektiğini söyledi:
“Devletin ve mekanizmalarının bu kadına sahip çıkması gerekiyor. Annenin doğum sonrası depresyonu yaşadığını düşünüyorum ve bunu yaşayan bir kadın bu kadar tek başına bırakılmamalı. Tek başına bir annenin devletten bir beklentisi olmalı bence bir insan hakkıdır bu.”


11 Ekim 2013 Cuma

“Hiçbir şey olamıyorsan güvenlikçi ol” anlayışı yıkılıyor

Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Özel Güvenlik ve Koruma Programı Öğretim Görevlisi Leyla İzdubak, eğitim, öğretim ve donanımdan yoksun birçok güvenliğin sektörün içine dahil olduğunu, bu durumu, üniversitelerdeki Özel Güvenlik ve Koruma bölümlerinin değiştireceğini düşünüyor.

Öğretim Görevlisi Leyla İzdubak’a göre, “Şirketlerin, ucuz iş gücüyle güvenliklerini sağlama girişimi, güvenliklerin gelir dengesizliğinden ve eğitimsizliklerinden dolayı başarısızlıkla sonuçlandı.” İzdubak, güvenlik mesleğinin özel güvenlik kurslarında alınan 100 - 120 saatlik eğitim ile sınırlandırılmasının yetersiz olduğu görüşünde:

“Özel güvenlik eğitimi veren kurum sayısının fazla olması ve denetimlerinin yeterli olmayışı kalitesizliği artırmıştır. Bu mesleğe yöneliş ve alımlarda bir standartın olmayışı, kimlik kartlarının kolay elde edilmesi, hiçbir şey olamıyorsan güvenlikçi ol anlayışı kalitesizliğin bir göstergesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Gelir seviyesi yaptıkları işle ters orantılı olan özel güvenlik görevlileri, ismindeki ‘özel’ dışında para kazanma amacı dışına çıkamamıştır.”

Bu nedenlerden dolayı Adnan Menderes Üniversitesi’nde, 2012-2013 yılında, Mülkiyet Koruma ve Güvenlik Bölümü altında Özel Güvenlik ve Koruma programını açtıklarını, ileriki yıllarda öğrenci alımı için YÖK’e başvuracaklarını söyleyen İzdubak, “Birçok durumda bir güvenlik görevlisinin ne yapacağı ve nasıl davranacağı konusundaki en etkin ve belirleyici faktör, güvenlik görevlisinin sahip olduğu ‘genel ahlaki değerler’, ‘profesyonellik bilinci’ ve ‘mesleki etik değerler’ gibi iç faktörlerdir.  Üniversitemiz bünyesinde kurulan Özel Güvenlik ve Koruma Programının amacı, öğrencileri özel ve kamu sektörleri bağlamında ülke ihtiyaçlarını göz önüne alarak güvenlik amaçlı hazırlamak ve yetiştirmektir” dedi.

Özel Güvenlik ve Koruma Programı’nın açıldığı ilk özel üniversite olan İstanbul Bahçeşehir Üniversitesi’nin Program Koordinatörü Osman Öztürk, bölümden mezun olanların, Özel Güvenlik mesleğinin; şef, amir, müdür, genel müdür, koordinatör, CEO vb. gibi hiyerarşik yapısını oluşturacağını söyledi ve ekledi:
“Bu program, ilerleyen dönemlerde, 2 yıllık sürenin 4 yıllığa çıkarılması ile, Güvenlik Mühendislerinin yetiştirildiği ve Güvenlik Projelerinin hazırlandığı Güvenlik Akademilerine dönüştürülebilir. Bizim planladığımız gelecek bu ve daha ötesidir. Öğrencilerimizi bu yönde sürekli yönlendirip, eğitiyoruz.”

Uludağ Üniversitesi Özel Güvenlik ve Koruma Programı bölüm başkanı İsmet Nezih Abanoz, öğrencilerine  İnsan Hakları, Hukuk, İletişim, Yakın Savunma, Yönetim ve Organizasyon, Hava, Deniz Liman Güvenliği, Kaçakçılıkla Mücadele, Yabancı Dil, Beden Eğitimi gibi dersler verdiklerini, ayrıca öğrencilerinin isteğiyle, henüz dedektiflik yasası olmasa da “Dedektiflik” dersini  programlarına seçmeli olarak dahil ettiklerini söyledi.

KPSS’nin iş bulmak isteyen mezunları tarafından çok tercih edildiğini söyleyen Abanoz, “Özel sektörde aradığını bulamayan mezunlarımız son zamanlarda Yargıtay, üniversiteler, infaz kurumları gibi kurumlarda çalışmayı daha çok tercih ediyorlar. Çünkü kamuda iş güvencesi bulduklarını söylüyorlar. Ayrıca işe girmelerinde elimizden geleni yapıyoruz.  Örneğin üniversitemiz, bu yaz, mezun öğrencilerden ikisini güvenlik kadrosuna katmıştır” dedi.

Uludağ Üniversitesi’nde programa katılacak olan erkek öğrencilerin boylarının en az 1.75cm, kız öğrencilerin en az 1.65 cm olması gerekiyor. Ayrıca Devlet hastanesinden sağlık raporu ve adli sicil belgesi isteniyor.

Giresun Üniversitesi program başkanı Gökmen Kılınçarslan, program hakkında, “Özel güvenlik kurslarından sertifika alan elemanlar doğal olarak güvenlik alanında tecrübesiz ve donanımsız olarak görev yapmaktadırlar. Bunun neticesinde güvenlik sektöründe devamlı olarak hatalar ve aksaklıklar ortaya çıkmaktadır. Bu olumsuz algıların ve problemlerin ortadan kalkmasının, Özel Güvenlik ve Koruma Programlarında 2 yıl süresince, özel güvenlikle alakalı tüm bilgi ve becerileri kazanıp mezun olan personellerle giderilebileceği kanısındayım. Son yıllarda hükümetimizin özel güvenlik ve koruma memurluğu için yapmış olduğu çalışmalarda alınan memurları ön lisans programı mezunlarından seçmesi bizim için mutluluk vericidir” dedi.

Malatya İnönü Üniversitesi program öğretim görevlisi Ahmet Kenan Sayın, HaberVS’ nin sorduğu, Türkiye'de güvenlik mesleğinden bahsedildiğinde eğitimsiz kişi algısı oluştuğu konusu hakkında şunları söyledi:
“Özel güvenlik şirketlerinin ve şuan ki 5188 sayılı yasanın (Özel Güvenlik Hizmetlerine Dair Kanunun Uygulanmasına İlişkin Yönetmelik) eksikliği neticesinde oluşmaktadır. Ayrıca özel güvenliğe az eğitim verilmekte ve alanlarına göre branş eğitimi almamaktadırlar. Üniversite eğitimi bu algıyı kırmak üzeredir. Ancak yasa üniversite eğitimi alanla diğer sertifikalı personeli aynı düzeyde görmektedir.”

Özel Güvenlik ve Koruma bölümü öğrencileri, mezun olduktan sonra Bakanlığın yaptığı sınavlarda başarılı olmaları durumunda infaz ve koruma memuru olarak çalışabildikleri gibi, kamu ve özel sektöre ait çeşitli bölümlerde de çalışabilirler ( okul, hastane , lojistik ,şirket merkezleri, fabrika fuar sergi ,spor müsabakaları ,konserler, festivaller, üniversiteler, sanayi …).

Özel Güvenlik ve Koruma programı hocalarının BJK-GS maçı sırasında yaşanan güvenlik sıkıntısına yaptıkları yorumlar şöyle:
Bahçeşehir Üniversitesi: “İnsanlar bir futbol müsabakası için bir araya gelmişler, yaşadıkları yoğun duyguların esiri olmuş durumdadırlar, bu psikolojinin kontrol edilmesi için önceden çok iyi hazırlık yapmak gerekir, hazırlıklar birçok kurumun sorumluluğundadır. Özellikle güvenlik; müsabaka ile doğrudan ya da dolaylı olarak sorumlu  ve ilgili bütün kurumları kapsamaktadır.”
Uludağ Üniversitesi: “GS-BJK maçı sadece özel güvenlik bakımından değil daha geniş izlenmesi ve mercek altına alınması gereken bir olaydır.  Örneğin taraftarlar 1453 vb bu iş için özel olarak hazırlık yaptı deniyor. Stada biletsiz seyirci alındı da deniyor. Yine stadta, yeterli özel güvenlik görevlisi yoktu deniyor.  Ayrıca o sandalyelerin oraya kim tarafından konduğunu bilmek lazım.  Öğrencilerimizle görüştük.  Onlara her zaman sakin olmaları ve taraftar veya hizmet alanlara en etkili iletişim teknikleriyle yaklaşmalarını söylüyoruz.  Bu olayda sorumluluğu, sadece güvenlik görevlilerine yüklemiyoruz. Güvenlik görevlisi komik duruma düşürülüyorsa, bunu yöneticilere sormak gerekiyor diyoruz.  Özel Güvenlik görevlilerinin yetki ve haklarının ne olduğunu pek çok görevlinin ve hatta yöneticinin bildiğini sanmıyorum. Bazı toplumsal olaylarda görüldüğü gibi, ‘özel güvenlik seyirciye, hemen biber gazı sıkar’ bir imaj da yaratmamalıdır. Futbol vb etkinliklerde görev alan güvenlik görevlileri, şirketlere bağlıdır.  Bu durum FİFA tarafından böyle istenmektedir. Bu görevliler genelde maç başına da bahsedilen maçlarda görevlendirilebiliyor.  Ancak burada görev alan görevliler yeterli 
eğitimden geçiyor mu diye sorulursa, cevap maalesef olumsuz olacaktır. Sadece bir maç veya birkaç maç boyunca görevlendirilen görevli yeterli dikkat ve motivasyona sahip olamayabiliyor.  Bu yüzden etkili görev yapamamaktadır.”
İnönü Üniversitesi: “Gs-bjk maçında herkes kaçmaktadır. Çünkü  güvenlik kuvvetleri alan açısından (spor müsabakaları) eğitimsizdir. Ve özel güvenlik yetki ve teçhizatça eksiktir…”
Giresun Üniversitesi: “GS-BJK maçında çıkan olaylar sonrası alanlarında deneyimsiz olan güvenlikçilerin yapmış olduğu organize hatalarından kaynaklanmaktadır. Bu ve bununla alakalı oluşan güvenlik zafiyetleri üzerinde öğrencilerimizle sürekli olarak konuşarak, bu tarz hataların sebepleri ve çözüm yollarını bulma hususunda çalışmalar yapmaktayız.”





6 Ekim 2013 Pazar

“Her hafta birkaç kez savcılığa gidiyoruz”

İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde 5 Ekim Çarşamba günü Şeffaflık Derneği’nin düzenlediği konferansta, “Medya-Sermaye İlişkilerine Alternatif Arayışlar-T24 Örneği” başlığı hakkında konuşan T24 genel yayın yönetmeni Aydın Akın, T24’de finansal problemleri olduğu ve genç muhabirleri olduğu için,  hem finansal hem de editoryal problemler yaşadıklarını ve Türkiye’deki medyanın içinde bulunduğu durumu anlattı.
Alternatif medyanın örneklerinden olan T24’ün genel yayın yönetmeni Aydın Akın, düzenlenen Şeffaflık Konferansı’nda, yaşadıkları sıkıntılardan ve nasıl aştıklarından bahsetti.
Kaynak göstermeye rağmen bize açılan davalar var
Engin, Türkiye medyasının bir şeyi bir yerden aldığında kaynak göstermeme gibi bir alışkanlığı olduğunu, T24’de de bu durumun yaşandığını şöyle anlattı:
“ Kaynak göstermemeyi bizim çocuklar da yaptı. Düşük oranda olmasına rağmen Twitter’da çok tartışıldı T24 haber çalıyor diye. Halbuki o genç arkadaşlarımızın unutması, ihmali oluyordu. Sistematik olarak kaynak göstermemek gibi bir şeyimiz yok. Fakat kaynak göstermeye rağmen açılan davalar var. Örneğin, Doğan Grubu’ndan Hürriyet kaynak göstermemize rağmen, ‘Bizim haberimizi kullandı, bizim fotoğrafımızı kullandı.’ diye çok fazla dava açıyor. Her hafta birkaç kez savcılığa gidiyoruz.”
“ ‘Sözde’ yi editörlerin dilinden atmak 2-3 yılımızı aldı.”
Engin, “Dili nedeniyle bizi utandıran çok haber oldu” diyerek, “sözde” kelimesini, editörlerinin dilinden atmanın yıllarını aldığından bahsetti. “Terörist başı, terör örgütü lideri, bebek katili laflarını atmak çok uzun süre aldı. Bu tip şeylerimiz çok azaldı ama hala devam ediyor.“ diye ekledi.
“Habercilikte çok hata yaptık hala da yapıyoruz çünkü çok genç insanlarla çalışıyoruz” diyen Engin, muhabirlerinin enerjilerinden yararlandıklarını, karşılığında da çok düşük ücretler verebildiklerini söyledi.
“Dinç Bilgin’in ‘Ayda yirmi beş bin dolar Mehmet Barlas’a veriyordum’ dediği parayla biz T 24’ü  yayınlıyoruz”
Engin, T24’de para sıkıntısı çektikleri için bazı girişimlerde bulunduklarını söyledi. O girişimleri şöyle anlattı:
“Finansal sıkıntılarımızı aşmak için medya dışından bazı şirketlere gittik. Sizin internet sitelerinizdeki fotoğraflarınız çok kötü, metinleriniz berbat, bunlar için ajansınıza ne kadar ödüyorsunuz diye sorduk. Örneğin, bir şirket, sitesine yemek tarifi koymuş iki aydır orada duruyor, bunun için aylık dokuz bin dolar ödüyormuş. Siteye ilgi bekliyorlar ama düşünmemişler hiç nasıl ilgi çekeceklerini. ‘Biz dokuz bin dolara yaptığınızı üç bin dolara yapalım, fotoğraflar çok daha iyi olsun, videolarınız olsun’ dedik. ‘Eğer sizlerle anlaşırsak biz bağımsız bir gazetecilik girişiminde bulunacağız’ dedik ve gerçekten de yaptık. Onlar çok memnun oldu biz de ayda yaklaşık otuz bin lira gelir elde ettik.”

T 24’ü 1 Eylül 2009’da bu şekilde yayına soktuklarını söyleyen Engin, “Arkadaşlarımızın ücretleri, sigorta, yemek paraları, vergiler, yol paraları, ofisimizin kirası, telefon paramız hepsi bu paranın içinde. Dinç Bilgin’in ‘Ayda yirmi beş bin dolar Mehmet Barlas’a veriyordum’ dediği parayla biz T 24’ü  yayınlıyoruz. Biz yaptığımız küçük bütçeyle şunu söyleyebiliyoruz, ayda yüz bin liraya vergisi ödenmiş, bir net gelirle Türkiye’de gazeteciliği değiştirebilirsiniz. Gezi sürecindeki o beğenmediğimiz hakim yapıyı gazetecilik adına yıkabilirsiniz. T24’ün bizim için en ilham verici tarafı bu” dedi.
Yazarlar T24’ü tercih ediyorlar
Engin, yaşadıkları sıkıntılara rağmen, T24’ü tercih eden çok yazar olduğunu söyledi. “Medyanın içinde bulunduğu durum nedeniyle önemli gazetecilerin kalemlerinin ucuna bir şey geldiğinde tercih ettikleri yer oluyoruz” diyen Aydın Engin şöyle anlattı:
“Sağcılık-solculuk diye bir takıntımız da yok, nefret söylemleri de. Ayrıca burada kötü görünmeyeceklerini biliyorlar. Halbuki çok daha fazla tıklanan sitelerde yazabilirler. Fakat o sitelerin içinde görünmek istemiyorlar. T 24 habercilere hiçbir engel koymuyor bu yüzden yazarlar bizi tercih ediyorlar. Tabii biraz da tasarımından hoşlanıyorlar.”
Söyleşilerde hassasiyet
Engin, söyleşilerde çok hassas davrandıklarını şu cümlelerle anlattı:
“ İnsanlar bizlerle konuşurken belki kastetmek istemediği ifadeler kullanmıştır, istediğini çıkarsın istediğini eklesin diye düşünerek, her zaman söyleşileri onlara gönderdik ve onay aldıktan sonra yayınladık. Gülriz Sururi hariç. Kendisi yapılmış söyleşinin iptal edilmesini istedi biz de böyle bir şeyin olamayacağını söyledik.“
“Yeter ki söyleyecek sözü olsun”
Engin, kutuplaşmalar ve işten çıkarılan gazeteciler hakkında şunları söyledi: “Bize hangi yazar başvursa biz kabul ediyoruz. Teklif götüremiyoruz çünkü telif ödeyemiyoruz. Dolayısıyla bu kadar doldur boşalt yapılan bir dönemde insanların yaşadığı bir sorun sizin için fırsata dönmüş oluyor ve gerçekten çok çirkin oluyor. Bir arkadaşınız ya da önemli bir yazar işini kaybediyor biz ‘Bize gelebilirsiniz ama biz para veremiyoruz’ diyemiyoruz. Çünkü bu fırsatçılık oluyor” diyen Engin ekledi:
“Ama başvuranları kimseye hakaret etmiyorsa kabul ediyoruz ve çok eleştiri alıyoruz. ‘O nasıl yazar burada?’ diyen çok insan oldu. Burada Atatürkçü de İslamcı da yazıyor, yeter ki söyleyecek sözü olsun.”
Alper Görmüş T24 de yazmaya devam ediyor
Bir çok gazetede çalışmış olan, kapatılan Nokta Dergisi’nin genel yayın yönetmeni ve şuanki Türkiye Gazetesi yazarı Alper Görmüş’ün T24 den neden ayrıldığı sorusuna “Aslında gitmedi. Biz Alper Görmüş’e herhangi bir ödeme yapmıyorduk. Türkiye Gazetesi ona teklifte bulunmuşlar. O da onlara ‘Türkiye Gazetesi’nde yazacağım ama o sevdiğim uzun yazıları T24’de yazmaya devam edeceğim’ demiş. Türkiye Gazetesi de kabul etmiş. Bana sizin için bir sakıncası var mı diye sordu. Niye olsun ki dedim ben de.”
Türkiye’de eleştiriyi işlevsizleştiren bir aşırılık var
Doğan Akın, Alper Görmüş’e yapılan eleştiriler hakkında şunları ekledi: “ Alper ‘Bana çok tepki var, istersen ben ortadan kaybolayım’ dedi. Tabii ki biz asla böyle bir şeye gerek görmedik ve herşeyi göğüslemeye hazır olduğumuzu söyledik. Onun Ergenekon’da ve diğer konularda eleştirildiği şeyler oldu ama bu onu kötü bir gazeteci yapmaz. Türkiye’de eleştiriyi işlevsizleştiren bir aşırılık var. Bizim bir genç arkadaşımız Alper Görmüş geldi diye, onun, devletin ideolojik aygıtı olduğu düşüncesiyle işten ayrıldı.”
İmam hatip meselesinde cüret var
Türkiye’deki bir çok medya kuruluşunda sorunlar olduğundan bahseden Engin, “Türkiye’de bağımsız habercilik eskiden beri var. Ancak oralarda da bir takım etnik ya da dini temelli kışkırtmalar başta olmak üzere bazı takıntılar görüyorsunuz” dedi ve devam etti:
“Benim mesleği öğrendiğim Cumhuriyet Gazetesi, sahiplik yapısı açısından Türkiye’nin en önemli gazetesi. Sonuçta bir vakfa ait.  Başbakanın vergi kaçırdığını 9 sütun manşet yapabilen bir gazete Cumhuriyet. Orada bile yöneticilik yaparken bir şey dikkatimi çekti. Muhabirler imam hatip meselelerindeki haberlerde daha rahat davranıyorlardı. Bakıyorsunuz ki diğer haberlerde daha titiz çocuk. Kendisine, durumun kıyısından köşesinden bir hadise çıkarmış ve haber yapmış. Ama imam hatip konusunda böyle değillerdi. Bir dikkatsizlik, bir cüret var. Bu durum gazetecilere bile sirayet etti. “
 “Platform” yasak
Engin, Platform 24 adlı bir dernek kurmak istediklerini ancak Gezi olaylarından sonra “platform” kelimesinin yasaklandığı söyledi:
 “Geçtiğimiz hafta P24 adında bir platform kurduk. Yalnız Gezi olaylarından sonra, zannediyorum ki platform adını da yasaklamışlar. Derneklerde artık platform ismi kullanılamıyor, izin vermediler. Sonradan ‘Punto 24’ diye bir şey uydurduk. Hasan Cemal başkanlığını üstlendi. P24 ‘de savunma, ekonomi, magazin gazeteciliği gibi alanlarda bir üniversiteyle yapacağımız seminer programları yer alacak.”
 “Keskin nişancıya ihtiyaç var”

Muhabire çok ihtiyacımız var diyen Engin ekledi:
“Ankara’da çalıştırdığımız arkadaşımızı kadromuza alamıyoruz, neyse ki emekli, ama inanabiliyor musunuz 25 yıllık gazeteciye ayda 750 lira ücret ödüyoruz. Yine de muazzam çalışıyor, günde 3-4 haber giriyor ve çok yardımı dokunuyor. Londra, Amerika, Almanya’da arkadaşlarımız var, onlardan da içerik alıyoruz. Muhabire çok ihtiyacımız var. En azından elimizde bir keskin nişancı olarak 3-4 kişi daha olsa çok iyi olacak.”

5 Ekim 2013 Cumartesi

Sosyal Medyanın Olumlu ve Olumsuz Getirileri


İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde 2 Ekim Çarşamba günü, “Sosyal Medya ve İnternetin Gazetecilikteki Rolü”  konulu konferans veren Ann Cooper, alternatif medyanın olumlu ve olumsuz etkilerinden bahsetti.

Colombia University Graduate School of Journalism’de öğretim üyesi ve Gazetecileri Koruma Komitesi’nin eski başkanlığını yapmış olan Ann Cooper, “Artık insanlar ilan vermek için bile internet sitelerini tercih ediyorlar. Bu yüzden gazeteler kelime başına aldıkları yüksek ücretlere veda ettiler ve internet sitelerini açmak zorunda kaldılar” dedi.

Maddi kazanç gütmeyen, bağımsız bir oluşum olan, National Public Radio’nun  ilk büro şefliğini yapmış olan Cooper, “Sosyal medyayı gönüllü kullananlar, bu işten para kazananların önünü kesiyor. Aldığı bilgiyi sosyal medyada anında paylaşan kullanıcılar, para kazanmak isteyenlerin işini zorlaştırıp, rekabeti arttırıyor” dedi.

Alternatif medyada geleneksel medyadan alamadığımız bilgilerin yer aldığını söyleyen Prof. Ann Cooper, “Ancak bu bilgileri alternatif medyada doğrulamak çok zor” diye ekledi ve örnek verdi: “Mısır Devrimi sırasında paylaşılan bir videonun güncel olduğu sanılırken, sonradan 3 sene önceye ait olduğu anlaşıldı”.


Cooper, alternatif medyanın olumlu etkilerinden söz ederken, Twitter hesabında çok sayıda takipçisi olan Amerikalı yurttaş gazeteci Andy Carvin’in, Mısır Devrimin’de gerçekleşen olayları, çalıştığı radyoda değil de kendi bloğu ve Twitter’ında anında yazarak, okuyucularla paylaştığından bahsetti.